Oyhan Hasan Bıldırki 3 Takipçi | 3 Takip

OYHANATA’DAN ÇANAKKALE DESTANI

2008-02-12 20:53:00
OYHANATA’DAN ÇANAKKALE DESTANI “Çanakkale Destan Destan” Yaşar ÇAĞBAYIR  

         Çanakkale’den bahsedilirken “destan” sözü de peşinden gelir. Çanakkale, destanla özdeşleştirilmiştir. Çünkü Çanakkale’de yaşananlar, yaşatılanlar gerçek olmasına rağmen insana gerçeküstü imiş gibi gelir. Gerçeküstü gibi görünen ama, yüzde yüz gerçek olan olaylarla doludur. Yıllar önce Kocaklar (Alperenler) diye bir kitap okumuştum; Dede Korkut havasında. Bir çırpıda bitivermişti. Hani Kitâb-ı Dedem Korkut âlâ Taife-i Oğuzan adını taşıyan altı yüz yıl önce kaleme alınmış 12 destansı hikâye var ya işte onun yirmi birinci yüzyılda devamı olarak yazılmış 12 destansı hikâye daha... Beni çok etkilemişti. Aynı şekilde geçen yıl da Azerî yazarlardan Anar Resuloğlu Rızayev’in kaleme aldığı Dédé Qorqud’unu okurken de aynı duyguları yaşamıştım.

         Ben Dede Korkut üslûbunu çok severim. Öyle uzun uzadıya tasvir bölümleri yok gibidir. Ama kişiler, yerler, olaylar bol bol sıfatlarla bezenerek anlatılır. Bakın şu duanın ve duadaki ifadelerin güzelliğine:

“Yerli kara dağın yıkılmasın. Gölgeli kaba ağacın kesilmesin. Taşkın akan güzel suyun kurumasın. Kanatlarının ucu kırılmasın. Kadir, seni nâmerde muhtaç etmesin. Koşarken ak boz atın sendelemesin. Vuruşunca kara çelik öz kılıcın çentilmesin. Allah’ın verdiği ümidin kesilmesin. Âhir sonu arı imandan ayırmasın. Ak alnında beş kelime dua kıldık, kabul olsun. Derlesin toplasın, günahımızı adı güzel Muhammed’e bağışlasın hanım hey!..”[1]

Benzer ifadeyi Anar’ın Dédé Qorqud’unda da bulabiliyoruz. “Boğazca Fatma yemék yeyirdi. İri bir baş soğanı ézmişidi, yumurlayıb[2] tikénin[3] üstüné qoymuşdu, indi bu yeké loxmanı ağzına tıxayıb, üstündeén barmağıyla basırdı, az qalırdı néfési késilé. Ayna Mélék ona dérdini danışırdı. Fatma yeméyindén qalmadan ula asırdı, ara bir başını déyéyé soxan uşaqların hérésine[4] bir tiké verib yola salırdı.”[5]

Bu girişten sonra Bıldırki’nin son yayınladığı kitabına dönecek olursak, 1989 yılında yayınladığım Söke kitabında yer alan şu ifadeleri aynen tekrar etmek durumundayım:

“Bıldırki, Dede Korkut üslûbunda kaleme aldığı millî hikâyelerini Koçaklar’da toplamıştır. Çanakkale gibi milletimizin bütün fertlerini can evinden yaralamış olan kahramanlıklar yumağından etkilenmiş olarak bu hikâyeleri yazmış olduğunu ifade ediyor.”

Sonrasını Çanakkale Destan Destan’ın önsözünden takip edebilirsiniz. O yıllarda kardeş kavgasından başımızı kaldırıp da tarihimize ve tarihî değerlerimize şöyle bir göz atmak fırsatını bulamamıştık herhalde. Çanakkale ile ilgili sadece birkaç milliyetçi dernek veya kişiler söz ediyordu. İşte bu yüzden Bıldırki, Çanakkale’yi konu edinen hikâyeleri yazmak lüzumunu hissediyor ve kendisini bu yola hasrediyor. Bence sadece hikâyeleştirmiyor. O hikâyeleri bir de “Oğuz’un tamam bilicisi Korkut Ata”nın üslûbuyla süslüyor. Dede Korkut üslûbunu taklit etmek kolay değildir. O günün diliyle söylemeye kalkışırsanız başarılı olabilirsiniz. Ama o zaman da anlaşılmazsınız. O üslûbu, bugünün Türkçesiyle taçlandırmalısınız ki, güzel bir ifade çıksın. Hem olaylarıyla tarih, üslûbuyla bir başka tarihi yaşayasınız. Şu anlatıma şöyle bir göz atalım: “Kara gece bitip tan yeri ağarınca, koçlar koçu Mustafa Kemal kalkıp yerinden doğruldu. Cümle komutanlarıyla birlikte yola koyuldular. Kara dinli kâfirin otuz adım berisindeki Conk Tepesi’ne geldi. Siperlerdeki gazi dervişlerimize, alp erenlerimize güzel sözler söyledi. Hepsinin gönlünü hoş eyledi. Hücum vaktine kadar koçlar ve koçaklarımızla şakalaştı.”[6]

İşte Koçaklar’ı bana sevdiren hem tarih, hem de üslûp olmuştu. Şimdi bu kitap yeniden, 33 yıl sonra Çanakkale Destan Destan olarak önümüze geldi. Hem de kendi dizgisi, kompozisyonları ile birlikte.. Bu iki defa güzel...

Bir başka güzellik daha var: Aydın, deyince akan suları bile durduran Mustafa Kemal Yılmaz Bey olmasaydı belki bu kitap, dizgisi yapılmış vaziyette bilgisayarın derinliklerinde ya da bir yoğun tekerin bir yüzünde el ermez, göz görmez vaziyette bekleyip duracaktı. Onu kitap hâlinde bastırarak bizlere ulaştıran M. Kemal Yılmaz büyüğümüze “Aydın olma bilincini yüreğinde taşıyan, “aydınlatma” amacıyla yola düşen, aydınlattıkça aydınlaşmanın örneklerini veren Aydınlı ender seçkinimiz, Çanakkale sevdalısı M. Kemal Yılmaz’a teşekkür...” bir başka güzel...

 



[1] M. Ergin, Dede Korkut Kitabı, Devlet Kitapları, MEB. İstanbul, 1971, s. 120

[2] yumurlamak, Yumru yapmak; top haline getirmek.

[3] tiké, Lokma; ekmek parçası.

[4] héré, Herbiri; bütün hepsi.

[5] Anar, Dédé Qorqud, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 21

[6] Çanakkale Destan Destan, Alperen Yayınları, Aydın, Ocak 2008, s. 108

0
0
0
Yorum Yaz